Osaka’nın dışındaki küçük bir köyde bir kadın komada ölmek üzereyken göğe yükselir. Bir ses ona; “Sen kimsin” diye sorar. “Belediye başkanının karısıyım” der kadın. Ses ona; “Sana kimin karısı olduğunu sormadım, sen kimsin?” der. “Dört çocuğumun annesiyim.” “Sana kimin annesi olduğunu sormadım, sen kimsin?” “Ben bir öğretmenim.” “Sana mesleğini sormadım, sen kimsin?” “Ben Shinto’yum.” “Sana dinini sormadım. Sen kimsin?”
Sonunda kadın şu yanıtı verir: “Ben her sabah ailemle ilgilenmek ve okuldaki genç beyinleri beslemek için uyanan biriyim.”
Kadın sınavı geçer ve dünyaya geri gönderilir. Ertesi sabah daha anlamlı ve amacı olan derin duygular hissederek erkenden uyanır. Çocuklarının öğle yemeklerini hazırlar, öğrencileri için eğlenceli dersler planlar.
Dünyaya gözlerimizi açtığımız anda ilk “kim”liğimizi, içinde doğduğumuz toplum ve aile yoluyla kazanıyoruz. Önce ismimiz, cinsiyetimiz, ailenin kaçıncı çocuğu ve “kim”lerden olduğumuzla başlıyoruz. Eğitim yaşamı başladığında başarılı öğrenci, zeki öğrenci, yaramazlık yapan öğrenci, “Ayşe Hanım’ın şu okulda okuyan kızı / oğlu” tanımları “kim”liğimize eklenir.
Sonrasında iş yaşamı başlar. Geçmişten o zamana kadar çeşitli sıfatlarla süren “kim”lik edinimi; yerini uzman, müdür, direktör, profesör doktor gibi ünvanlara bırakır. Bunlara; dünyaca ünlü, en iyi, guru gibi sıfatları ekledik mi, “kim”liğimizi altın yaldızlı harflerle kazımış oluruz.
Osakalı kadın, “Sen kimsin?” sorusuna, ona verilen “kim”likteki ögelerle karşılık verdi. Anne, eş, öğretmenlik mesleği onun “kim”liğini oluşturuyordu. Sınavdan geçmesini sağlayan, onu “kim”liğinden özgürleştiren, kendi içinde “Ben neyim?” sorusuna verdiği yanıt oldu.
Başlıklar
Ben “Kim”dir?
Makalemin başlığını Descartes’ten esinlendim. İnsanın varoluşunu, düşünmeye dayandırdığı “Düşünüyorum, öyleyse varım.” görüşü üzerine kendimize şu soruları soralım:
“Kim”liğimizle düşünürsek, var olabilir miyiz? Var olmak için “kim”liğimizle mi düşünmeliyiz?
Descartes’in, görüşünü üzerine kurduğu “ben”, buraya kadar sözünü ettiğim “kim”liktir. Düşünceden başlayarak yaşamın bütünü, her türlü davranışlarımızın dayanağı, bu “ben”dir. Ben olduğunda, sen de olur. Burada şu soruyu sormak gerekir: Ben kimdir?
Hemen Osakalı kadını anımsayalım. Yaşamının başından beri ona verilen “kim”liğin sonuçlarıyla o sorulara yanıt verdi. O, kendini “kim” olarak biliyordu, görüyordu. Ona verilen “kim”likle yaşıyordu. Varlık nedeni, o “kim”likti.
“Kim”lik benmerkezci davranışları doğurur. Ben ve sen olduğunda, gerçekte bu ayrım ben’in karşısında başka bir ben’in varlığı demektir. Dünyadaki tüm çatışmaların kökeninde, bu ben-sen ya da ben-ben karşıtlığı yatar. Varlığın kaynağının “düşünen ben”e dayandığı bir ortamda çatışma vardır. Kuşkusuz, insanın düşünmesinde bir sakınca yoktur. Düşünme, kendi varlığını ben’e dayandırıyorsa bu, sorun yaratır. Ben üzerine kurulmuş bir düşünce, sorunludur.
Jean Paul Sartre, “Varoluş özden önce gelir.” görüşünde, insanın bir doğası olmadığını söylerken gerçekte merkeze yine “ben”i oturtur. Varoluşa dayalı bu bireysel anlayış kalıplar, tanımlar, ön yargılar gibi insanı tek biçime sokan toplumsal dayatmalara karşı duruş sergilemiştir. Ona göre; varoluşumuz amacımız ya da bir “öz”ümüz olduğundan değil, varlığımız “özü”müzden önce geldiği içindir. İnsan önce var olur, sonra seçimleri “öz”ünü belirler.
İnsanın “Öz”üne Yolculuk
Batı felsefesinin kendi alanlarındaki öncülerini kısacık da olsa buraya taşımamın nedeni, “ben” ve “kim”lik üzerine oturan günümüz insan yaşamının merkezden kopuşuna giriş yapmaktı.
Merkezi “ben” olmayan düşünce olabilir mi?
Burada kilit nokta “merkez.” Peki, insanın merkezi nedir?
Öz; yaradılışımızın kodlarını taşır. Buna insanın doğası da diyebiliriz. Günümüz deyişiyle öz, fabrika ayarlarımızdır. İyi-kötü her ne varsa, tohumlarını “öz”de barındırır. Benmerkezci -”ben”’i besleyen- bakış açısı özgürlük haykırışları eşliğinde, Bunlardan dilediğimi seçerim, der. Sonra, “Ben özgürüm.”, “Ben şuyum.”, “Ben buyum.” şeklinde kendini tanımlar. Tıpkı, Osakalı kadın gibi.
İnsanın merkezi, “öz”üdür. “Ben”i besleyen düşünceler merkezden sapmaya yol açar. Artık merkez “ben” olur. Merkezden -”öz”den- uzaklaştıkça yeni merkez olağanlaşır. Yaradılıştan gelen “öz”ün varlığı unutulur, reddedilir.
Düşünce “ben”den özgürleşebilir mi?
Bu soruyu sormak, başlı başına bir uyanıştır. O güne kadar özgürlüğünü “ben”in varlığında arayan, “kim”liğini bunun üzerine özenle kuran insan, gerçek merkeze dönmeye çalışır. Bu süreç, yeni ve zorlu bir serüvendir. Soru, kendiliğinden geliverir:
“Ben neyim?”
Sonsöz
Bugüne kadar kendinize, “Ben neyim?” sorusunu sordunuz mu? “Ne” sözcüğü, çoğunlukla nesneler için kullanılır. O nedenle, bu size şaşırtıcı gelebilir. Kendinize açık yüreklilikle bu soruyu sorduğunuzda, öyle olmadığını anlayacaksınız.
“Kim” olduğunuzla “Ne” olduğunuz arasında bir fark vardır. Siz “Kim” olduğunuzu söyledikçe merkezden uzaklaşırsınız. Gerçekte “ne” olduğunuzu söylediğinizde, şimdide olanla ilgilenirsiniz. Bu, gerçekliktir.
Kendinizi isim, biçim, mesleğiniz, cinsiyetiniz gibi toplumun, kültürün sonucu olarak nitelediğinizde bu, içinde “ben” olan düşüncedir. Siz, bu düşüncenin sonucusunuzdur.
Öyleyse, içinde “ben” olmayan düşünce var mıdır?
Düşünmek herkesin yapabileceği bir eylemdir. Derinlemesine düşünmek, bir seçimdir. “Öz”ünü ve “ne” olduğunu bulmak isteyenlerin yapacağı bir yolculuktur. Yaşam amacını bulma, onu anlama yolculuğu. Tıpkı Osakalı kadın gibi. Öyleyse, düşünmek yetmez. Şöyle diyelim:
Derinlemesine düşünüyorum, öyleyse neyim?



Yorumunuzu paylaşın