Öğrenme, yaşam boyu süren hiç bitmeyecek bir yolculuktur. Doğar doğmaz içinde bulunduğumuz toplumun tek biçim kalıplarının bizi kıskıvrak sardığı, koşullanmalarla bezenmiş yaşamlara açıyoruz gözlerimizi. Bu kalıplar; farkına bile varmadan öğrendiğimiz, gerçekte yalnızca yinelenen bilgilerin oluşturduğu düşünce biçimleridir.
Başlıklar
Ne Öğreniyoruz, Nasıl Öğreniyoruz?
Peki, ne öğreniyoruz? Genellikle “öğrendim” dediğimiz şeyler; yargılar, varsayımlar ve başkalarının bize sunduğu düşünce kalıplarıdır. Bu sürecin sonucunda ise gerçekte neyi bilmemiz gerektiğini unutuyoruz. Bilgiyi, yalnızca dağarcığımıza eklediğimiz bir birikim olarak görmeye başlıyoruz.
Sözcüklerin anlamlarını ve kavramları kavramaya çalışırken öğrenme süreci iyice karmaşıklaşıyor. Gerçekte burada öğrendiğimiz o kavram ve bu, bilgiye bilgi katmaktan başka bir işe yaramıyor. Bilgiyi uygulamakta ve yaşamımıza katmakta zorlanıyoruz. Çünkü bize öğretilen, bilgi. Onu nasıl uygulayacağımız değil.
Oysa bilgi, yaşama dokunmadıkça; davranışa, içgörüye ve farkındalığa dönüşmedikçe eksik kalır.
Bütün bunlar çağımızın biricik tanımı olan “hız” ile ilişkili. Bugünün hızlı dünyasında bilgi, “hap” formunda sunuluyor. Ben buna armut piş ağzıma düş çağı diyorum.

“Hap bilgi” çok sevimli bir tanım olarak görünse de hızlı olmak ve hızla öğrenmek için alınan bu bilgi tıpkı iyileşmek için alınan ancak yan etki yaratan bir hap gibidir. Derinlemesine kavrayıştan uzak, yalnızca yüzeysel tatmin sunar.
Hangi bilginin gerçek hangisinin gerçek dışı olduğunu anlamak ancak derinlemesine bakış ve kavrayış ile olabilir. Bir tek bilginin verdiğine bağlı kalmadan, bütünü görerek karşılaştırma ve sorgulama yaparak hangi bilginin yararlı olacağını kendimiz kavrayabiliriz.
Bilinç ve farkındalık düzeyimiz düşükse bu süreci bütünüyle kavrayamayız. Neredeyse cümledeki gizli özne gibi saklanan, bulunması için soru sormayı, sorgulamayı içeren yüksek bilinç düzeyine ulaşmayı gerektirir.
Gerçeği Bilmek mi Tekrarlamak mı?
Ne öğrendiğimiz ve nasıl öğrendiğimiz arasında güçlü bir bağ ve bütünlük vardır. Bilgiyi kimden aldığımız, neye dayanarak benimsediğimiz sürecin kalitesini belirler.
Peki, kimden öğreniyoruz? Kişi bir guru, ünvanlı, en ünlü biriyse bu bilgiyi hemen sahipleniyoruz. O söylediyse bu doğrudur, diyoruz.
“Benim öğretilerim ayı işaret eden bir parmak gibi. Parmakla ayı karıştırmayın.”
– Buda
Buda’nın söylediği gibi, gökteki ayla, ayı gösteren parmağı birbirine karıştırmamak gerekir. Guruların, fenomenlerin, ünvanlı kişilerin sözlerini, davranışlarını -parmağı- ayın kendisi yerine koyduğumuzda gerçeği ıskalamış oluruz. Ayı -gerçeği- parmakla karıştırdığımızda, öğrenme süreci yanılsamaya dönüşür.
Parmak, ayı gösteren bir kılavuz olmalı. Ay da, tüm bulutlara karşın orada parlayan gerçek. Onu dikkatle kavramalı ve anlamalıyız. Bunun için içgörü ve sezgi ile kavramaya ihtiyacımız var.
Aya Giden Yolu Kim Gösterir?
Öğrenmenin niteliği, öğretmen -kılavuz- ve onun göstereceği ay -gerçek- ile ilişkilidir.
Öğrenme, yaşam boyu süren hiç bitmeyecek bir yolculuk ise aya nasıl ulaşabileceğiz?
Evet, bir öğretmen ya da kılavuz gerekmektedir. Bu kişinin yapması gereken, bizi kendi kendimize arayıp bulmaya isteklendirmektir. O, yalnızca yolu gösterir. Biz aya giden yolu kendi kendimize öğretiriz.
Öğrenmek, başkasının söylediğini ezberlemek değil, kendi sorularımızla yürümeyi seçmektir.
Sonsöz
Yeni bir bilgiyle karşılaştığımızda onu hemen kendi düşüncelerimizle karşılaştırırız. Uyuşuyorsa doğru, uymuyorsa yanlış deriz. Eğer bilgiyi yalnızca söyleyenin konumu ya da ünvanına göre değerlendirip sahipleniyorsak düşüncelerimiz gerçekte o kişinin düşünceleridir.
İki durumda da hiçbir şey öğrenmemiş oluruz.
Eğer gerçeği görmek ve öğrenmek istiyorsanız tek yapmanız gereken kendinizi açmak olmalıdır. Yağmura karşı koymadan içine çeken bir toprak gibi zihninizi ve yüreğinizi açın. Yağmurun içinizdeki gerçeğe ulaşmasına izin verin.
Parmakla ayı karıştırmayın. Parmağın ayı gösteren kılavuz ve içgörü, sezgi kanallarının açık olduğundan emin olun. Aya giden yolu kesinlikle bulacaksınız.



Yorumunuzu paylaşın