Günümüz insanı felsefe ve farkındalık (mindfulness) alanlarıyla ilgilenmeye başladı başlayalı şunu anladı: Soru sormanın ne denli önemli olduğu.
Soru sormayı öğrenmek, neredeyse başarı göstergesi. İnsanlığın bugüne dek yürüdüğü yolu düşününce; -tüm bilimsel ve teknolojik gelişmelere karşın- bu sorgulamayı yapmaya ancak şimdi başlamamızın bir gecikme mi, bir geri kalmışlık mı, yoksa yoldan sapma mı olduğu yanıtını sizlere bırakıyorum.
Yalnız, çoğunlukla en temel soruda takılıp kalıyorlar: Neden?
“Neden?” diye sormak, çözüme ulaşmanın ilk adımıdır. Ancak bu adımı atmış olmak, sorunu tek başına çözeceğiniz anlamına gelmez. Eğer bir sorunu çözmek istiyorsanız, işe o sorunun kök nedenini bulmakla başlarsınız. Derinlemesine düşünmek; zihinsel esneklik becerisiyle, yani tüm düşünsel tutunmaları bir kenara bırakarak doğru nedeni -yani gerçeği- görmenin başlıca yoludur.
Bizi sonuca götürecek olan ikinci adım ise şu sorudur: Nasıl?
Başta sözünü ettiğim felsefe ve farkındalık alanlarına yönelim, bana göre “Nasıl?” sorusunun yanıtını bulmakta yetersiz kalıyor. Bunun nedeni; sürecin düşüncenin sınırlarından öteye gidemeyen soyut bir akıl yürütme, felsefe yapma ve zihinsel beyin fırtınası eylemlerine dönüşmesinden kaynaklanıyor.
Başlıklar
Aklın Çıkmazı ve Soru Üretme Döngüsü
Akıl, doğası gereği kendisinin yanıt bulamayacağı sorular ortaya atar. Bir soruyu yanıtlamaya çalışırken daha başka sorular üretir. Bu sorular bizi çözüme yaklaştırmaktan çok, neredeyse çözümden uzaklaştırmaya yarar. Çünkü akıl, zihnin esenliğini bozacak sorular ortaya koyar; ancak bunlara doyurucu yanıtlar bulmakta zorlanır.
Cehaletin kurduğu o konforlu ve mutlu düzen bozulur; böylece yanılgılar su yüzüne çıkar. Sonuç olarak, zihni düştüğü bu çıkmazdan yine aklın kendisini kullanarak kurtaramıyoruz.
Tarih boyunca düşün insanları onca düşünceyi ortaya atarken sarsılmaz bir gerçeklik duvarı ya da yıkılmaz bir sistem yaratmaya çalışmıyordu. Öyle olsaydı, kendilerinden sonra gelen üstün akıl gücüne sahip kişilerce o duvarlar yıkılmaz, olduğu yerde sapasağlam dururdu. Yaşamı o düşün insanlarının çizgisiyle ve düşünceleriyle çözümlemeye çalışırken kaçırdığımız temel nokta tam olarak burasıdır.
Soru sormak durdurulamaz bir zihinsel süreçtir; ancak çözümü getiren yanıtları bulabilmek için aklın ürettiği sorular denizinde boğulmadan kıyıya çıkabilmek gerekir.
Peki, akıl kendi ürettiği sorulara yanıt veremiyorsa, çözümü bulmak için akıl dışında neye başvuracağız?
Yazarın Notu: Burada küçük bir es vermenizi istiyorum. Sorular sorarak nedenini bulduğunuz; ancak bir türlü çözüm yolu geliştiremediğiniz durumları zihninizden geçirin…
Farkındalık Yaşamla Bağ Kurmaktır
“Farkındalık, doğru yanıtları vermekten çok doğru soruları sormakla ilgilidir.”
Bu önermede eksik kalan ve gözden kaçan yeri görmenizi isterim. Farkındalık yalnızca soru sormakla ilgilenmez; farkındalık gerçekte yaşamla bağ kurmanızı sağlar. Farkındalık yalnızca bir sorgulama mekanizmasına indirgendiğinde, insanı “şimdinin” gerçekliğinden soyutlayarak yalnızca “yaşam hakkında düşünme” alanına sıkıştırır.
Örneğin; büyük bir kayıp yaşadığınızda ya da derin bir bedensel acı anında zihnin “Bu acı bana ne öğretmek istiyor?” ya da “Şu an kendime hangi doğru soruyu sormalıyım?” arayışına girmesi, aslında yaşanan doğrudan gerçeklikten kaçışın zihinsel bir yoludur.
Analiz etmek ve sürekli soru sormak, acıyı beden alanından çıkarıp zihin alanına çeker; insanı kendi bedeninden ve duygularından koparır. Oysa o anda ihtiyaç duyulan gerçek farkındalık; hiçbir soru sormadan, acıyı etiketlemeden, nefesin ve bedenin o anki durumuna yalnızca varlığıyla eşlik edebilmektir. Soru sormak araya mesafe koyar; hissetmek ise bağ kurar.
Farkındalık; zihindeki tüm soruların ve yanıtların tümüyle sustuğu, özne ile nesne arasındaki sınırın kalktığı o yalın bağ anıdır. Sorgulama ve doğru soruları sormak, yalnızca zihnin katılaşmış, kalıplaşmış kabullerini esnetmek için kullanılan bir ilk adımdır; asla son durak değildir.
Doğru soru, zihnin ördüğü katı duvarlardaki tuğlaları gevşetir. Ancak tuğlaları gevşetmek tek başına yeterli değildir; asıl amaç, o duvarın arkasındaki manzarayı doğrudan görebilmektir.
Eğer süreç yalnızca soru sormakta kalırsa, zihin bir yorumlama döngüsünden diğerine geçer. Sorgulama aracı görevini tamamladığında, zihinsel yorum da susmalıdır.
Son Söz
Benim öğretilerim ayı işaret eden bir parmak gibi. Parmakla ayı karıştırmayın.
– Buda
Ayı göstermek için parmak gereklidir; ancak parmağa takılı kalıp onu ay ile karıştırdığınızda, aklın ve zihnin kıskacında yanıt bekleyen onca soruyla baş başa kalırsınız. Yaşamın gerçekliğinden kopuk, yalnızca düşünen bir insana dönüşürsünüz. Doğru yanıtları bulmak istiyorsak, yeri geldiğinde aklı ve sorgulamayı bir yana bırakmayı bilmeliyiz.
Bunun ezber bozan bir yaklaşım olduğunu biliyorum; burada aklı değersizleştirmiyorum. Yalnızca aklın ve zihinsel yorumların yaşamın doğal akışını nasıl perdelediğini görmenizi istiyorum. Aklı sürekli sorular üreten ve çözüm sunamayan bir makine gibi kullanarak yaşamı yaşanabilir kılmak olası değildir.
Anlayışımızı şöyle tazeleyelim:
Farkındalık, doğru soruları sormaktan çok yaşamla bağ kurmaktır.
Bu önerme, şimdiye dek çekiştirdiğimiz (!) aklımıza şu soruyu getirebilir:
Aklın ve zihnin sınırları olmadan yaşamla nasıl bağ kurulur?
Arkası gelecek…



Yorum Yapın