“Bütün cihanı araştırdım, güzel ahlaktan daha üstün bir liyakat bulamadım.” – Mevlana
Ben de bulamadım!
Kavramların, sözcüklerin her alanda içinin boşaltıldığı bir dönem yaşıyoruz. Dil; konuşma, iletişim kurma, anlaşma aracı olmaktan çıktı. Değerlerini korumayı başka maddesel şeylere tercih eden bir toplum olduk.
Sözlük anlamı; “Bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu; değim.” olan liyakat son zamanların en aranılan insan özelliği olarak karşımıza çıkıyor. Genellikle, işin gereklerini yerine getirmeyi sağlayacak özelliklere sahip kişiyi tanımlamak için kullandığımız bir sözcük.
Diploma, okuduğumuz okul ve bölüm iş hayatında; hatta hayatın tüm alanlarında yaraşır bir kimse olmak için yeterli midir?
Yaptığımız işe yaraşıyor muyuz?
Kuşkusuz, kişinin eğitim ya da deneyim yoluyla -sonradan- kazandığı özellikler, işin gereklerini yerine getirmesi için önemlidir. Yaradılıştan gelen özelliklerini kullanması ve yansıtması ise -benim için- bundan daha önemsiz değildir.
İş görüşmelerinde, genellikle adayın okuduğu okul, kaç dil bildiği, aldığı kurslar, alınan başkaca eğitimler, deneyimler vb. konular önceliklidir. Katıldığım personel alım görüşmelerinde bu konular konuşulurken ben adayın davranışlarına, konuşurken seçtiği sözcüklere, mimiklerine, jestlerine dikkat ederdim. Zihnimdeki şu soruya yanıt arardım: Bu aday, bu işe uygun mu?
Kimi zaman adayın işi kapmak için -kendini gösterme çabasıyla- yaptığı bazı davranışlar üzerinde sanki başkasından aldığı ödünç giysi gibi dururdu. Ortamın havası buna uygun olabilir. Ancak “olduğu gibi” olan adayla yola çıkmak, sonradan sürprizle karşılaşma olasılığını düşürür.
Mevsimlik çalışan aramadığımız sürece, kuruma -kişilik ve karakter özellikleri dahil- her yönüyle değer katacak bir çalışan bulmak tek amaç olmalıdır. Mutsuz ve uyumsuz bir çalışan gün gelir ortamdaki yöneticisinin ve çalışma arkadaşlarının mutsuzluğu olur.
Gelelim, güzel ahlak konusuna… En başta söylediğim gibi, içi boşaltılan kavram ve değerlerden biri de bu. Ahlak dediğimizde, ne anladığımız çok önemli. Bir şey yalnızca bilimsel diye, teknolojik bir yenilik diye ürettiği sonucun, yarattığı değerin, ahlaki değerlerle uygun olup olmadığının -neredeyse- hiçbir önemi yok.
Örneğin, bir ticari işletme yalnızca kendi çıkarını -kârını- gözettiği için ürününe rahatlıkla değerinden daha fazla fiyat isteyebiliyor. Daha fazla kâr için bir takım hilelerle ürününden çalabiliyor. Ne yasa ne yönetmelik ne de talimat! Onun için müşteriyi aldatmakta, yasa, yönetmelik, talimat çiğnemekte bir sakınca yok.
Elimizde bir ahlakölçer yok; ancak içimizde var. Adına vicdan diyoruz. Adam Smith tarafsız izleyici olarak tanımladığı vicdanı açıklarken, kişinin birbiriyle uyuşmayan çıkarlar karşısında, iki taraftan da bağımsız, iki tarafın da konumundan uzak, tarafsız bir üçüncü kişinin gözleriyle görmesi gerektiğini söyler. Ancak burada insanın doğasının bencil ve kökensel tutkuları karşısında adalet anlayışının gücüne ihtiyaç vardır.
Merak ediyorum, şu cihanda güzel ahlaktan daha üstün liyakat bulamayan, Adam Smith’ten 500 küsur yıl önce yaşayan Mevlana, bugün olsa liyakat tanımını nasıl yapardı?
Yazarın notu: Türkçesinin “değim” olduğunu yeni öğrendiğim liyakat sözcüğünü son kez bu yazıda kullandım. Bundan böyle değim, değimli, değimsiz şekliyle kullanacağım.



Yorumunuzu paylaşın